Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırıların ardından İran’ın dini lideri Ali Hamaney, bölgesel dengelerin değiştiğini söylemiş ve İran İslam Cumhuriyeti’nin düşmanlarının “direniş cephesi”nin yeni konumunu kabul etmek zorunda kalacağı bir gelecek tasavvuru ortaya koymuştu. Hamaney’in o dönemdeki değerlendirmesinde, Hamas’ın “Aksa Tufanı” adını verdiği saldırılar bölgesel güç dengesinde dönüşümün zeminini hazırlamıştı. Ancak sonrasındaki gelişmeler bu yaklaşımı ciddi biçimde sınadı: Aradan üç yıl geçerken Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler aldı ve İran İsrail ile ABD’yle doğrudan savaş deneyimi yaşadı. Tahran’ın nüfuzunu genişletmek ve savaşı sınırlarından uzakta tutmak amacıyla kurduğu ağ, saldırıların İran’ın içine ulaşmasını önleyemedi. BBC Türkçe’nin analizine göre bu süreç, İran’ın müttefik gruplarla ilişkisini sona erdirmesinden çok, caydırıcılığın hangi araçlarla sağlanacağına ilişkin ağırlık değişimini beraberinde getirdi. Füze ve silahlı insansız hava aracı (SİHA) kapasitesi, İran’ın doğrudan kontrolündeki askeri araçlar ve bölgesel ticaret yollarını aksatma imkânı, düşmanlara maliyet yükleme hesabında daha merkezi hâle geldi. Müttefik gruplar bu hesabın parçası olmayı sürdürse de üstlenebilecekleri rol ve bunun karşılığında ödeyebilecekleri bedel daha fazla soru işareti yaratıyor.
7 Ekim saldırılarından önce İran’ın bölgedeki silahlı gruplarla kurduğu askeri ilişkiler, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin ülke güvenliğinin temel dayanaklarından biri olarak sunduğu düzenin parçasıydı. İsrail sınırlarındaki Hizbullah varlığı, Irak’taki İran yanlısı gruplar ve diğer bölgesel müttefikler, İran’la çıkabilecek bir çatışmayı karşı taraf için birden fazla cepheye yayabilecek unsurlar olarak görülüyordu. Bu gruplar arasında bağlantı kuran temel coğrafi halka ise Suriye’ydi. İranlı yetkililer, bölgesel müttefiklerin askeri kapasitelerinin düşmanın İran topraklarına saldırmasını zorlaştıracağı düşüncesiyle bu stratejiyi geliştirmişti. Tahran bir yandan da hava gücü ve konvansiyonel silahlar bakımından üstün rakiplere karşı koymak üzere füze, SİHA ve başka asimetrik savaş araçları geliştiriyordu. Bu kabiliyetlerin bir kısmının müttefik gruplara aktarılması, İran’ın askeri gücünü bölgedeki varlığıyla daha yakından bağlantılı hâle getiriyordu. Uluslararası Kriz Grubu’nun kıdemli İran analistlerinden Hamidreza Azizi, BBC Farsça’ya yaptığı değerlendirmede, İran’ın askeri ve stratejik karar alıcılarının zihninde bölge ülkelerindeki ve “direniş ekseni” olarak adlandırılan grupların İran’a stratejik derinlik sağladığını söyledi. Bu sayede Tahran, olası askeri çatışmayı kendi sınırlarından uzakta tanımlayabiliyor; grupların varlığı ve askeri kapasitesi de düşmanın doğrudan İran’a ulaşmasını güçleştiriyordu. Yakın gruplar üzerinden hareket etmek, İran’ın rekabetinin bir bölümünü “gri bölgede” yürütmesine ve kimi operasyonlardaki rolünün belirsiz kalmasına da imkân veriyordu. Azizi’nin değerlendirmesine göre bu belirsizlik, verilecek karşılığın seviyesini ayarlamak ya da çatışmanın geniş çaplı bir savaşa dönüşmesini önlemek için Tahran’a ek manevra alanı sunuyordu.
Gazze savaşının sürmesi ve İsrail saldırılarının genişlemesiyle bu güvenlik düzeninin unsurları zarar gördü. Hamas ve Hizbullah’ın zayıflaması, İran’ın iki önemli müttefikinin kapasitesini sınırladı. Esad yönetiminin devrilmesiyle Tahran, Irak ve Lübnan’daki nüfuz alanları arasındaki bağlantıları kolaylaştıran Suriye’deki konumunu da kaybetti. Böylece “direniş ekseni”nin coğrafi erişiminin önemli bir bölümü darbe aldı. Azizi, müttefiklerin kaybı ile coğrafi erişim alanının küçülmesini birbirine bağlı iki süreç olarak tanımlıyor; bu gelişmelerin İran’ın stratejik derinliğini aşındırdığını belirtiyor. Carnegie Orta Doğu Merkezi’nin kıdemli editörü ve Diwan blogunun editörü Michael Young ise değişimin başlangıcını 7 Ekim’in kendisinden ziyade İsrail’in İran’ı doğrudan hedef almaya başlamasına bağlıyor. Young’ın BBC Farsça’ya aktardığı değerlendirmeye göre İsrail’in stratejisi doğrudan çatışma yönünde ilerledikçe İran kendi caydırıcılık kapasitesine daha fazla dayanma yoluna gitti; bu eğilimin ilk örnekleri İsrail’e karşı füze kullanımında görüldü. Nisan 2024’te İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına yapılan saldırı ve Tahran’ın ardından verdiği doğrudan saldırı karşılıkları da bu değişimin parçalarıydı. Haziran 2025’teki 12 günlük savaş ve ertesi yıl yaşanan çatışmalar, savaşı İran sınırlarının dışında tutmaya yönelik eski stratejinin sınırlarını daha belirgin kıldı. Bununla birlikte analiz, İran’ın müttefiklerinin zayıflamasının sonuçlarını İsrail ve ABD’nin siyasi ve askeri kararlarından bütünüyle ayırmanın ya da savaşın başlamasını tek bir nedene bağlamanın kolay olmadığını vurguluyor. Bu dönemin sonunda öne çıkan noktalardan biri, bölgesel grupların kapasitesine duyulan güvenin stratejinin temel hedefi olan savaşın alevlerini İran topraklarından uzak tutmayı başaramamasıydı.
Doğrudan çatışmalar genişledikçe Tahran, düşmanın hesaplarını etkilemek için İran silahlı kuvvetlerinin doğrudan kontrolündeki araçları geçmişe kıyasla daha fazla kullanmaya başladı. İsrail’e ve ABD üslerine yönelik füze ve SİHA saldırıları ile deniz ticaretine yönelik tehditler, savaşın maliyetini doğrudan çatışma alanının dışına taşımayı amaçladı. ABD’yle konvansiyonel askeri güç bakımından rekabet edemeyen bir ülke açısından bu yaklaşım, savaşı sürdürmeyi daha zor ve pahalı hâle getirmenin bir yolu olarak değerlendirilebilir. Enerji ihracatını aksatmak ya da deniz taşımacılığı rotalarını güvensiz kılmak, İran’a saldırı kararında doğrudan rol almayan hükümetler ve şirketler üzerinde de baskı oluşturabilir. Tahran, bu baskının Washington’ın kararlarını etkilemesini umuyor; ancak ekonomik kayıpların siyasi tavizlere dönüşmesi kesin değil. Azizi, “direniş ekseni”nin artık İran’ın kendi “cezalandırma yoluyla caydırıcılık” stratejisini tamamlayan bir unsur olarak çalıştığını söylüyor. Ona göre stratejinin temelinde İran’ın füze kapasitesi ve coğrafi konumu, özellikle Hürmüz Boğazı bulunuyor; gerektiğinde müttefik gruplar, İran’ın desteği veya onayıyla, İslam Cumhuriyeti’nin düşman ve savaş alanı üzerindeki etkisini artırabiliyor. Bu nedenle unsurlar arasındaki göreli ağırlığın değişmesi, Ortadoğu’daki müttefik grup ağıyla ilişkilerin terk edildiği anlamına gelmiyor. İran’ın güvenlik hesabında Hürmüz Boğazı’nın yeri de daha görünür hâle geldi. 2026’daki savaşın başlaması ve İran’ın dini liderinin öldürülmesinin ardından stratejik su yolu, Tahran’ın hesaplarında daha belirgin bir yer edindi. Deniz taşımacılığına yönelik tehditler daha önce de İran söyleminde vardı; ancak bu kapasitenin fiilen kullanılmaya başlaması, karşı tarafa maliyet yükleme çabalarındaki önemini artırdı. Boğazın coğrafi konumu İran’a diğer ülkelerin ticaretini etkileme imkânı veriyor. Hürmüz’den geçen gemi trafiğinin aksaması, gemilerin korunma giderlerini artırarak armatörlerin, sigorta şirketlerinin ve petrol alıcılarının kararlarına yansıyabiliyor.
James Madison Üniversitesi siyaset bilimi profesörü ve “Iran’s Nuclear Diplomacy: Power Politics and Conflict Resolution” (İran’ın Nükleer Diplomasisi: Güç Politikası ve Çatışma Çözümü) kitabının yazarı Bernd Kaussler, BBC Farsça’ya Hürmüz’le ilgili senaryoların çoğunun boğazın mayınlanmasına ve ardından yapılması gerekecek uzun, zahmetli mayın temizleme operasyonlarına odaklandığını söyledi. Kaussler’e göre İran, düşük maliyetli ve gözden çıkarılabilir insansız hava araçlarıyla denizcilik şirketlerinde, risk üstlenmek istemeyecekleri ölçüde korku yaratabilir. Böyle bir tehdidin şirketlerin kararları üzerindeki etkisi gemilere verilen doğrudan hasarla sınırlı kalmayabilir; aksamanın kapsamı da genişleyebilir. İran’ın bu araçları daha yoğun kullanması, karar alıcıların risk değerlendirmelerinde değişime işaret ediyor olabilir. Bazı analistler, son saldırıların Tahran’da temkinli davranmanın ve sınırlı karşılık vermenin karşı taraftan aynı ölçüde itidal geleceğini garanti etmediği düşüncesini güçlendirdiğini savunuyor. Bu değerlendirmeye göre bir tehdidin inandırıcı olması için onu uygulama iradesinin de görünür olması gerekiyor. Young, bugün İran’ın caydırıcılık denkleminde füze ve insansız hava aracı kapasitesiyle Hürmüz Boğazı’nı kapatma yeteneğinin temel unsurlar hâline geldiğini belirtiyor. İran’ın kendi caydırıcılığını tanımlama ve uygulama sürecine artık çok daha doğrudan katıldığını söyleyen Young, bu durumun bölgesel müttefik güçlerin rolünü ortadan kaldırmadığını ve Tahran’ın bu güçleri kullanmayı sürdürdüğünü de ekliyor. Bununla birlikte, Hürmüz üzerinden baskının ne ölçüde uygulanabileceği ve sürdürülebileceği karşı tarafın vereceği tepkiye bağlı. İran’ın kendi kontrolündeki kapasitelere yönelmesinin iki sonucu var: Karşılık verme sorumluluğu müttefiklerin davranışlarına daha az bağımlı hâle geliyor; buna karşılık Tahran, doğrudan eylemlerin maliyetiyle daha açık biçimde yüzleşiyor. Savaş sırasında pazarlık gücü sağlayan kabiliyetler, sonraki saldırıların hedefi de olabiliyor.
İranlı askeri komutanların doğrudan hedef alınması çatışmanın yeni özelliklerinden biri oldu. Buna rağmen İran’ın ağır kayıpların ardından ülke içinden karşılık verme kapasitesini koruması, komutanlar ve askeri tesisler vurulsa da askeri kapasitenin tümüyle ortadan kaldırılmasının kolay olmadığını gösterdi. Kaussler, Devrim Muhafızları’nın merkezi olmayan komuta yapısının farklı birliklerin komutanlarına bağımsız karar alma ve üst düzey komutanlar ile İslam Cumhuriyeti lideri öldürülmüş olsa bile saldırıları sürdürme imkânı verdiğini söyledi. Komutanlar etkisiz hâle getirildikten sonra da karşılık verilebilmesi, bu isimlerin ötesine uzanan bir ağın bulunduğuna ve düşmana yönelik operasyonların ölümlerinin ardından da devam ettirilebildiğine işaret ediyor olabilir. Ancak İran yetkilileri, yaşanan deneyimlere rağmen istihbarat ve hava savunmasındaki zafiyetlerin neden önlenemediği sorusuyla karşı karşıya. Komutanların, siyasi yetkililerin ve sıradan vatandaşların olası yeni saldırılara karşı ne ölçüde korunabildiği de yanıt bekleyen bir başka mesele. İran, bölgesel müttefik ağını da yeni koşullara uyarlamaya çalışıyor. “The Axis of Resistance: Iran, Israel, and the Struggle for the Middle East” (Direniş Ekseni: İran, İsrail ve Orta Doğu Mücadelesi) kitabının yazarı Azizi, Tahran’ın ağın operasyonel esnekliğinin bir bölümünü yeniden kurmaya çalıştığını düşünüyor. Bu çabanın, özellikle Irak’taki daha küçük gruplarla temasları artırmayı ve bazı büyük örgütlerin faaliyetlerini küçük hücreler biçiminde yeniden düzenlemeyi içerdiğini belirtiyor. Böyle değişiklikler kalıcı olursa büyük yapılar ağır darbe alsa dahi faaliyet kapasitesini korumaya yardımcı olabilir. Ancak dağınık operasyonlar yürütmek, geçmişteki gibi geniş ve koordineli bir tehdit oluşturmakla aynı şey değil. Grupların faaliyet alanını bulundukları ülkelerdeki konumları, sahip oldukları kaynaklar ve ev sahibi hükümetlerin baskıları sınırlıyor.
Azizi’nin çizdiği yeni coğrafi haritada Yemen ve Kızıldeniz’in önemi artıyor. Azizi, eksenin Irak, Levant ve Akdeniz’den uzaklaşıp daha çok Irak, Yemen ve Kızıldeniz’e yöneldiğini söylüyor. Husilerin İran’ın bölgesel politikasındaki güncel rolünü 7 Ekim öncesinde Hizbullah’ın oynadığı role benzetiyor; ancak Husilerin hareket serbestisinin çok daha geniş, Tahran’ın onların faaliyetleri üzerindeki kontrolünün ise daha sınırlı olduğunu vurguluyor. Husilerin önemli ortaklardan biri hâline gelmesi, İran’ın bu grup üzerindeki etkisini de sınırlayan farklılıkları ortadan kaldırmıyor. Babülmendep Boğazı çevresindeki faaliyetleri Yemen içindeki hedefleri ve diğer bölgesel aktörlerle rekabetleriyle bağlantılı. Bu hedeflerin İran’ın çıkarlarıyla örtüşmesi işbirliğini kolaylaştırabilir, fakat Husilerin her kararının Tahran tarafından yönlendirildiği anlamına gelmez. Irak’ta İran’a yakın gruplar da dış ilişkilerinin yanı sıra ülke içindeki siyasi rekabet ve güç dengeleri içinde hareket ediyor. Young, Husilerin Yemen’deki güç dengesini değiştirme girişimlerinin bölgesel rakiplerinden karşılık görebileceğini düşünüyor. Grubun faaliyet alanını genişletmesi İran’ın rakipleri üzerindeki baskıyı artırabilir; aynı zamanda Husilerin kendi konumlarını korumak için üstlenmesi gereken maliyeti de yükseltebilir. Lübnan’da ise çatışmaya katılmanın bedeli, Hizbullah ve örgütün temel destek tabanını oluşturan toplum açısından daha görünür hâle geldi. Beyrut’ta yaşayan Young, ittifakların rolünü koruduğunu ancak bu rolü yerine getirmenin maliyetinin arttığını belirtiyor. Ona göre Hizbullah’ın bu yılki savaşta kullanılması hem örgüt hem de Şii toplumu açısından yıkıcı sonuçlar doğurdu. Young, Ensarullah’ın Yemen’de kendi çıkarlarını izlediğinin kabul edilmesi gerektiğini ve İran’la ilişkisinin basit bir vekil güç ilişkisi olarak ele alınamayacağını da söylüyor. Husiler ve Hizbullah deneyimleri birlikte değerlendirildiğinde, askeri işbirliğinin her ülkede farklı sınırlara tabi olduğu görülüyor. Azizi, İran savaştan çıkabilirse müttefik ağını yeniden canlandırmaya çalışacağını, ancak ağın yapısının ve işlevinin geçmiştekinden farklı olacağını öngörüyor. Böyle bir yeniden yapılanmanın mümkün olup olmayacağı, grupların faaliyet gösterdiği ülkelerin iç siyasi koşullarına da bağlı.
İran’ın komşusu Körfez ülkeleri, ABD güçlerine ev sahipliği yaptıkları için İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarının hedefi hâline geldi. Bu gelişmeler, gelecekte söz konusu ülkelerin güvenlik düzenlemelerini ve bu düzenlemelerin İran’ın güvenliği üzerindeki karşılıklı etkilerini şekillendirebilir. Kaussler, bazı Körfez hükümetlerinin Tahran’la daha fazla uzlaşma arayabileceğini düşünüyor. Ona göre ABD askeri üssüne ev sahipliği yapmak caydırıcılık sağlaması beklenen bir durumken, şimdi bu varlık İran’ın misilleme saldırıları için gerekli koşulları yaratmış durumda. Bu nedenle bölgedeki bazı küçük ülkeler İran’la daha fazla uyum arayabilir; ancak Kaussler, savaş hâlâ sürerken geleceğe dair senaryolarda temkinli olunması gerektiğini belirtiyor. Öte yandan devam eden tehditler, Körfez ülkelerinin askeri işbirliğini güçlendirme ve İran karşısındaki kırılganlıklarını azaltma motivasyonunu da artırabilir. Tahran’ın maliyet yükleme kapasitesi daha fazla diplomatik temas için elverişli koşullar yaratabilir; komşular, yeni İran saldırılarına ilişkin kaygılarla bir tür diyalog arayışına girebilir. Buna karşılık İran’ın daha fazla yalnızlaşması ve tekrarlayan krizlerle karşılaşması da ciddi bir ihtimal olarak duruyor. Tahran, komşularıyla ilişkilerinin yanı sıra küresel ölçekteki dostlarıyla bağlarını güçlendirmeye önem verdi ve Rusya ile Çin’den sınırlı da olsa destek gördüğünü düşündü. Analizde İran’ın bu ilişkileri geliştirerek kendisine bir tür diplomatik koruma sağlamayı umduğu, diplomatik araçlarının bulunduğu ve kapasitesinin füzeler, SİHA’lar ve bölgesel ittifaklarla sınırlı olmadığı aktarılıyor. Ancak Rusya ve Çin’le ilişkiler, bu ülkelerin İran’ı savunmak için askeri müdahalede bulunacağının garantisi değil.
Savaş deneyiminin nükleer politika üzerindeki etkisi de tek yönlü değil. Saldırılar karşısındaki kırılganlık, daha sert seçenekleri savunanların görüşlerini güçlendirebilir; yeniden yapılanmanın maliyeti, yeni saldırı ihtimali ve ekonomik baskıyı azaltma ihtiyacı ise başka bir yöne işaret ediyor. Yayımlanan analizlerde çeşitli senaryolar ele alınsa da bunlar İran’ın nükleer silah üretmeye kesin karar verdiğini ya da nükleer silaha yönelmeme yönündeki önceki yaklaşımını sürdüreceğini ortaya koymuyor. Daha güçlü biçimde söylenebilecek nokta, İran siyasetinde nükleer silah geliştirilmesini eskisine kıyasla daha rahat ve daha yüksek sesle savunan çevrelerin giderek görünür hâle gelmesi. 7 Ekim saldırılarının üzerinden üç yıl geçtikten sonra İran’ın askeri araçlarını kullanma biçimindeki değişim, bu değişimin nihai sonucundan daha açık biçimde görülüyor. Tahran, bölgesel stratejik derinliğindeki aşınmayı telafi etmek için çatışmanın daha büyük bir bölümünü doğrudan üstlendi ve savaşın maliyetini ABD ile İsrail’in askeri üstünlüğünün tam koruma sağlayamadığı alanlara taşımaya çalıştı. Ancak İran’ın bu kapasiteyi kalıcı güvenliğe dönüştürmesi, yalnızca füze ateşlemesi veya deniz ticaretini tehdit etmesiyle aşamayacağı kısıtlarla karşı karşıya. Kaynaklarını koruyabilmesi, bölgesel ilişkilerini yeniden kurabilmesi ve yeni çatışma ihtimalini azaltacak düzenlemeler bulabilmesi politikanın geleceğini belirleyecek unsurlar arasında. Bölgesel müttefik ağını genişletip güçlendirmeye dayanan stratejinin en somut sonucu, savaşı İran sınırlarından uzakta tutma hedefinde başarısız olması oldu. Ortaya çıkan yeni yapılanmanın benzer çatışmaların yeniden İran topraklarına taşınmasını önleyip önleyemeyeceği konusunda da ciddi soru işaretleri bulunuyor. BBC, bu analizin çevirisinde yapay zekâdan yararlanıldığını ve çevirinin yayımlanmadan önce bir BBC gazetecisi tarafından kontrol edildiğini belirtti.
Kaynak: Haber Merkezi
İran, 7 Ekim saldırılarının ardından caydırıcılık stratejisini nasıl yeniden şekillendirdi?
BBC Türkçe analizine göre İran, bölgesel müttefiklerinin aldığı ağır darbeler ve İsrail ile ABD’yle yaşadığı doğrudan çatışmaların ardından caydırıcılık yaklaşımında füze ve SİHA kapasitesine, kendi kontrolündeki askeri araçlara ve Hürmüz Boğazı’nın sağladığı coğrafi imkâna daha fazla ağırlık vermeye başladı. Müttefik gruplar ise bu hesapların parçası olmayı sürdürüyor.
4 görüntülenme
Okur görüşleri
Yorumlar (0)
Yorumunu yaz
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!